Beyaz Gece

Sisli bir akşamdı o
Dalgaların kıyıya yorgun çarptığı
Beyaz köpüklerin hıçkırıklarla ağladığı
O bir beyaz geceydi
Karanlıkların ardında
Buğulu bakışlar altında yatan
Beyaz gece
Hüzün ve duygunun karıştığı
İnsanların ağırlaştığı
Belli olmayan bir gece…

Doğamamak

Bir seher vakti elimi uzatsam,
Delsem rahmi dokusam seni.
Belki kolların var ellerin perdeli,
Nefesin göğün dibinde.
Henüz alacakaranlık,
Henüz aydınlık.
Bir küçük oyun oynasam…

Kısa bir yolculuğum olsa,
Kaçsam kerpiç evli köylere
Bir somun olsa sofrada bir kaşık yoğurt.
Kilim dokusam saçlarına
Daha yolun başı,
Daha yolun sonu.
Koşuşup dursam yorulsam…

Bir gün dönerim yahut yine gelirsin,
Yorgun bahara dargın direniriz
Koynumuzda yılan emzirmeyiz.
İyi niyetle gülümsüyorum.
Şimdi kim hain,
Şimdi kim masum.
Kim bilir ?…
Bir seher vakti elimi uzatsam.

su gibi

bir su gibi geçti ömrüm
dudak izinin kaldığı
unutulmuş bir bardakta…

öylece kalakaldım ben
tedirgin bir durgunlukta…
ne bir damla yağmur oldum
ne de hayat bulabildim
bir çiceğin damarında.

Tüm akışları durdurdu,
böyle apansız gidişin.
Zaman durdu,nehir durdu
dağda kurt,dalda kuş sustu.

Kalmadı hiçbir emelim
öylece kalakaldım ben
dudak izinin kaldığı
unutulmuş bir bardakta…

Mezarlık

Her türlü karanlık işilerin adamıydık, ben ve Kazım abi.

Dövdük, sakat bıraktık hatta öldürdük insanları…Önceleri gerçekten canının yanması gerektiğine inandığımız insanların canını yakıyorduk. Tabiki  ücret karşılığında… Sonra, paranın tatlı yüzü bize “sebeplere takılma!” dedi. Uzaktan gösterilen bir yüz, bir adres ve para yetti.

Bizimle Necati  aracılığı ile kontakt kuran ve iş teklifinde bulunan bir milyonuncu müşterimizle buluşmak için, Şişli’ye doğru yol aldık. Direksiyona geçer geçmez sigara yakmak alışkanlığım vardır. Yaktım. Kazım abi hoşlanmazdı araba kullanmaktan. İri gövdesi ile hep sağ tarafta oturur, telefonlarına bakar ve yıllar önce bir bıçağın alt dudağının kopardığı  parçanın boşluğunda hep  bir sigarası olurdu.  Görüntümüzden anlaşılırdı, normal insanlar değildik. Kazım abinin yüzündeki sakallar bile kaçak kesilmiş orman gibiydi. Acıma ve merhamet duygularını ikimiz de yıllar önce kaybetmiş, gazetelere ilan bile vermemiştik, hükümsüzdür diye.. Çünkü bize  hükmeden şey, hala merhametsizlikti…

Bir nalburiye dükkanıydı aradığımız. Zor olmadı bulmak.  Biraz uzağında park ettim. Güvenlik her şeydi.  Aşağıya inmeden her zamanki gibi Sig Sauer  marka silahlarımızı kontrol ettik. Güvenilir bir arkadaş vasıtısıyle bizimle kontakt kurulmuş olsa da, hiç kimseye güvenmemeyi öğreneli çok olmuştu.

İçeri girdik. “Kim buranın sahibi”. Bu soruyu sorduğumuz adam, şaşkın baktı bize. İki dakika sessizlik oldu.”Benim”. “Necati gönderdi bizi” .” Anladım, buyrun gelin arka tarafta  ofisim var”

Zararsız,sıradan bir adamdı. Bir insanı tanımak en fazla iki dakikamızı alıyordu artık. Bizi bulduğuna göre, biriyle çözemediği ufak bir sorunu olduğunu düşündüm. Temiz insanlar da çaresiz kalıyordu böyle bazen. “Küçük bir iş” diye aklımdan geçirdim sonra, ve biraz canım sıkıldı bu yüzden.

Çaylar gelinceye kadar hiç bir şey konuşmadık.  Sonra Kazım abi, sağ dirseğini masaya dayayıp, gövdesini adama doğru yaklaştırdı ve sordu :“Nedir problem?”

Adam, Kazım abinin yüzüne baktı. Gözlerinin içi yağmur sonrası  ıslanmış sokaklar gibiydi.

Masanın üzerindeki, çerceveli bir fotoğrafı eline alıp, bize gösterdi. Sekiz yaşlarında bir kız çocuğu idi, fotoğraftaki…

Ve anlatmaya başladı…

Kazım abi ciddi tavırla, bir heykel gibi dinledi. Gözlerini hiç kırpmadı. Aklından geçenleri okumak imkansızdı onun. Futbol maçlarını bile seyrederken, maç izlediğini düşünemezdiniz. Dinliyordum. Adam,  bereket versin ki, öyle çok laga luga etmeden , süslemeden, edebiyat yapmadan anlatıyordu.

Arasıra “Yalnız kaldım” cümlesini tekrar edip duruyordu.

Ellili yaşlara merdiven dayamış adam  konuşmasını bitirdi. Kazım abi bir sigara daha yaktı. Arkasına yaslandı. Hiç konuşma yapılmamış gibi, cam fanusu andıran ofisin içinde gözlerini gezdirdi. Sağ elindeki küçük tespihle oynamaya başladı. Yan bir gözle adama baktı. Onu tahlil ediyordu. İstediği şey daha önce bizim hiç karşılaşmadığımız bir  şeydi. Garip bir iş teklifiydi  ama biz aldığımız paraya bakardık. Kazım abi  “Sana pahalıya patlar, bu iş ” dedi.

“Hiç önemli değil” dedi.  Eğildi. Bir çekmeceden Türk Lirası, Dolar karışık on deste para çıkardı. İsteyebileceğimiz ücrettin fazlasıydı.

Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Aynı sevinci Kazım abide aradım. Hiç umudum yoktu ama yine de aradım. Gördüğüm tek şey, sıkıntılı bakışlar oldu. Bana baktı. Ben “ bize uyar abi ” bakışı fırlattım.  “Tamam” dedi. Sonra bana  “al paraları !” bakışı fırlattı.

Hangi gün, nerede buluşacağımızı  biz haber verecektik. Telefonunu aldık. Kazım abi kaydetti.  Adamın adını yine sormadı, ne diye kaydetti göremedim.  Zaten isimlerle ilgilenmezdik hiç. Küçük odadan çıkaraken, mallara şöyle bir baktım.  . Hayli de mal vardı içerde. Kazım abi hiç bir yöne bakmadı .

Çıktık.

Bir kaç gün sonra  Cebeci denilen semte doğru yola çıktık, Kazım abiyle ikimiz. Adamın bize anlattığı mezarlığı bulduk. Görevlinin yalnız kalmasını bekledik. Uygun bir anı kollayıp, küçük kulübesine önce ben girdim. Zayıf, hayatından bezmiş bir adamdı.

Bizi görünce yerinden kalkar gibi yaptı, ama kalkmadı.  Tipimizi beğenmediğini belli ediyordu. Cenaze işleriyle ilgili, gereksiz sorular sorduk. Amacımız, güvenlik kamerası var mı yok mu, onu anlamaktı. Güvenliği yok denecek bir mezarlıktı. Kazım abiyle beraber biraz gezdik içeride. Kamera aradık. Evet,yoktu. İşimiz kolay olacaktı.

Kazım abi, telefonu eline aldı. Adamın adını aradı. Baktım,”Baba” diye kaydetmiş idi. Geleceğimiz günü bildirdi, telefonun uöcundaki ses, buluşacağımız yeri sormuş olacak ki, “Sonra söyleyeceğim” dedi, ve kapattı.

Gece yarısı, saat 2 gibi, verdiğimiz noktaya gelen adamla, yola çıktık.

Cebeci’ye gelinceye  kadar hiç konuşmadık. Arabayı yine uzakta bıraktım. Tek başıma gidip, uzaktan  görevliyi ve çevreyi kontrol ettim. Küçük kulübenin içinde kimse yoktu. Her ihtimale karşı, giriş kapısından değil de, alçak duvarlarından birinden atladım. Tam o anda, tuvalet gibi bir yerden biri  çıktı. Aynı adam değildi. Beni görünce şaşırdı.”Bir şey soracağım kardeş” deyip yanına yaklaştım. Başka kimsenin olmadığına sığınıp,  yüzünün ortasına silahımın kapzasıyla vurdum. Adam yere baygın uzandı.  Biraz bekledim etrafa göz attım. Başka kimse yoktu. Cepten Kazım abiye sinyal çaktım.

Bir kaç dakika sonra, mezarlığın diğer ucundan bir ıslık sesi geldi. Uzakktan Kazım abinin ve yanındaki abimizin silüetini gördüm.Kazma ve küreği taşıyordu. Bir yay çizerek Kazım abi yanıma geldi. Yerdeki adamı ayağı ile kontrol etti. “Tamam sen, git” deyip, orada kaldı.

Elinde kazma kürekleri  taşıyan  adamımızı takip ettim. Taşı bile olmayan bir mezarın başına geldik. En fazla bir iki gün önce kapatılmış bir mezardı . Adam kazmaya başladı. Zaman kazanmak için ben de diğer kürekle yardım ettim. Mezarın tahta kısmına ulaşınca bıraktım.  O da biraz dinlendi. Ya da bana öyle geliyordu. Garip sesler çıkarıyordu. Ağlıyordu galiba. Ama gizli bir şeyler yapıyor olmamzın etkisiyle olacak, sessiz ve içine ağlıyordu. Sonra kalktı. Tahtaları söktü.  Yer yer beyazlığı görünen kefeni gördük, gecenin karanlığında. Çömeldi. Öylece kaldı.. Ben de çömelmiştim. Adam, kefeni okşadı.”Affet,rahatsız ettim” gibi birşeyler söyledi. Sonra sanırım dualar okudu. Mırıldandı durdu. Cesedin yanına, sıcak yumuşak bir yatağa uzanır gibi uzandı ve sarıldı. Gövdesi ağlamaktan inip kalkıyor ve uzaktan geliyor hissi veren tiz bir sesle, tedirgin ağlıyordu.

Sonra, bana el hareketiyle “hazırım” demeye çalıştı. Tabancamın susturucunu kontrol ettim. Çevremi tekrar kontrol ettim. Bu saatte, mezarlık bana bile ürkütücü geldi. Garip bir kuş garip sesler çıkarıyor, ay ışığında bazı mermerler fosforlu gibi parlıyordu. Bir de o bildik mezarlık kokusu vardı.

Adam aynı hareketi tekrarladı. Yerde, beyaz  küçük  bir kefene sımsıkı sarılmış adamın kafasına  nişan aldım. Havada sadece iri bir arının vızıldaması duyuldu. Garip öten kuşun sesi kesildi. Adamın sarılan kolu gevşedi.

Kürekle, mezarı  eskisi gibi kapattım.  Kazma ve iki küreği orada bırakmayı sakıncalı gördüm, onları da alıp  bir tilki gibi sessizce Kazım abinin bulunduğu noktaya geldim. Adam hala yerde baygın yatıyordu. Ya da ayılmak üzereyken,  bizimkisi  yüzünü dağıtmış olabilirdi.

Kazım abi, karanlık bir köşede çömelmişti.  Beni görünce ayağa kalktı. Kulubenin zayıf ışığı yüzünü biraz aydınlattı. Gözlerinin köşesinde parlayan bir yaş birikintisi gördüm. Şaşırdım. O da farketti. Eliye hemen sildi ve “Bu işi kabul etmeyecektim ama en sevdiği insanı kaybetmiş yalnız bir adam niye yaşasın …. kodumunun dünyasında!” dedi.

Sustum.

Ben, nalbur dükkanını nasıl soyarız, onu düşünüyordum, arabaya doğru giderken..

Unutkanlık

Yıllardır o yolu kat eder dururdum. Evden Doktor S nin bürosuna ve oradan da tekrar eve , gidiş dönüş altmış kilometre tutuyordu. Zevk için yapılan yolculuklar değildi bunlar ; sağlık sorunlarımla ilgili günü birlik hac ziyaretleriydi. Ağır bir bellek rahatsızlığının pençesi altında kıvranıyordum. Uzmanların ruhsal kökenli amnezi dedikleri kısacası bir tür unutkanlık hastalığıydı. Beynimde ters giden herhangi bir şey yoktu, fiziksel bir durum yani. Gelgelelim zayıf belleğimde çok fazla karanlık bölgeler, geçmişe ait hatırlanamayan sahneler vardı. Ruhsal kökenli amnezi anıların içeriğine , zihnimin bilinç dışı olarak bir türlü su yüzüne çıkaramadığı bir takım şeylere bağlıydı. Senelerdir çektiğim bu hastalık sonucu dipte kalan hatıralar yüzeye çıkanlardan çok daha fazlaydı.

Kimi zaman önemsiz küçük şeyleri, arabayı parkettiğim yer ya da kendi telefon numaram gibi anlamsız ayrıntıları anımsayamıyordum. Oysa bazen , giderek uzayan hafıza kararmalarında, belleğin önemli kısımları yok olup gidiyordu. Doktor S nin eninde sonunda yeniden dikmeyi başaracağına inandığı hayatımdaki kocaman yırtıklardı bunlar. “Eninde sonunda” önce bir aya, bir ay bir yıla dönüşerek günün birinde “eninde” sözcüğü silindi. Böylece ben anıları ayarlayamayan miyop bir bellekle ve “sonunda” ile birlikte yaşamaya boyun eğdim.

Şimdi bana bunca başarısızlıktan sonra neden psikolog değiştirmediğimi soracaksınız. Hemen yanıtlayayım. Hafızamın daha çok gerilemesinden , durumun daha kötüye gitmesinden , doktor S ile yıllardır yapılan terapi sonucu elde ettiğim o pek az iyi şeyi kaybetmekten korkuyordum. Onun yardımı olmazsa yaşam günlüğümün daha pek çok sayfası koparılmış olacaktı.

İşittiğim onca kötü şeylerden sonra tanımadığım kimseleri arabama almamayı adet edinmiştim. Kısa süre için de olsa bir yabancıyı arabaya alma fikri beni korkutuyordu. Arabama binen ilk kişi o kadın oldu. Bir kayın ağacının altında durmuş elinin başparmağıyla otostop işareti yapmıştı. Onda beni neyin etkilemiş olduğunu bilmiyorum, tek anımsadığım o anda vitesi küçültüp frene basmam oldu. 1970 yılının 25 aralık günüydü.

“ Kasabaya mı gidiyorsunuz” diye sordu tatlı bir tebessümle.
“Kasabaya… evet” diye kekeledim bir an.
“ Aynı yöne gidiyorum. Beni de kasabaya gelmeden bir yerde bırakabilir misiniz?”
“Elbette”
Yüzündeki o tatlı tebessümü koruyarak kapıyı açıp içeri girdi.
“ Adım Füsun” dedi elini bana doğru uzatırken.
Onu nerede bıraktığımı hatırlamıyorum. Bu karşılaşmadan aklımda hemen hiçbir şey kalmadı. Onunla birlikte olduğum zaman aralığından belleğimde kalan tek şey onun yüzüydü. Çoğu kaybolmuş anılarım arasında silinip gitmeyen pek az şeyden biriydi bu yüz.

Füsun bindikten sadece birkaç dakika sonra , birkaç kilometre ilerde yıllardır gidip geldiğim yol üzerinde anımsayamadığım bir yerde arabamdan ve yaşamımdan inip gitti. Onu bir kere daha görmek, böylesine kısa bir karşılaşmanın nasıl olurda belleğini yitirmiş birinde bu derece silinmez bir iz bıraktığını anlamak için onunla son bir kez konuşmak isterdim. Ama kader biz ikimiz için çok farklı yollar çizmişti.

O karşılaşmayla ilgili bir takım şeyler hatırlamak amacıyla o yoldan defalarca geçmem hiçbir işe yaramadı. Bir sabah, belki de sezgisel yeteneklerimi bir az abartarak tam ona rastladığım yerde pusuya yatmayı bile denedim. O yerin bana bir şeyler çağrıştıracağını, belki de bir ip ucu vereceğini umut ediyordum. Yolun o kısmı Füsun ile karşılaşmamı anımsatan tek ayrıntıydı. Hiçbir şey olmadan , sanki gökten inecek bir vahiyle kızı yeniden bulmamı sağlayacak beklenmedik bir açıklama elde edemeden orada öylece bekledim. Gelgelelim yine boşuna kürek sallamıştım. İçgüdüler bile o unutulmaz araba gezintisiyle ilgili belleğimdeki boşlukları dolduramamıştı. Doktor S hipnoz yaparak beni geçmişe döndürmeyi denediyse de önemli sonuçlar elde edemedi. Ona göre Füsun’un yüzünü hala anımsamam başlı başına bir mucizeydi.

Yıllar geçti, uyurgezerlere özgü bir yaşamın anıları gibi yirmi saydam yıl. Füsun ile karşılaşmamızdan sonra bir çok defa otostopçuları arabama aldım. Daha önce hiç yapmadığım içgüdüsel bir hareketti bu. İnsanlara karşı daha büyük bir güven kazanmış olmam değildi sadece beni böyle davranmaya iten, günün birinde unutamayacağım yeni bir otostopçu bulmaktı sanırım.

O kısa yol üzerinde renk renk insan tanıdım. Serüven peşinde koşan serseriler, babalarının arabalarını gizlice alarak ehliyetsiz trafiğe çıkan yeniyetmeler ve hatta cüzdanımı çalmaya yeltenen birkaç yankesici. Bugün düşünüyorum da o zamanlar belleğim , doktor S’ nin fazla bir katkısı olmadan biraz iyileşir gibi olmuştu. Otostop yapan pek çok yaya benim bu sonradan kazanılmış iyilikseverliğimden yararlanmış oldu böylece ama aradığım kadın aralarında yoktu. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikrine tam alışmağa başlamıştım ki beklenmeyen bir şey oldu. İlk seferki gibi tesadüfen o beni buldu. 1993 yılının 25 aralık günüydü. Yine yolun kenarında duruyordu, yirmi yıl önce onunla ilk karşılaştığım aynı yerde.

Bu beklenmedik karşılaşmadaki en olağandışı taraf onun için zamanın hiç geçmemiş olduğunu görmekti. Yüzünde hiçbir kırışıklık, teninde zamanın akıp gittiğini gösteren tek bir işaret yoktu.
Yolun kenarına yanaştım ve camı indirdim.
“Selam” dedim heyecanımı gizlemeye çalışarak.
“Selam” diye yanıtladı.
“ O kadar uzun zaman geçti ki ve siz” sesim titriyordu “…. Siz hiç değişmemişsiniz”
“Sanırım beni başka birisiyle karıştırıyorsunuz” diye aceleyle yanıtladı. Rahatsız olmuş gibiydi sanki “Daha önce tanıştık mı?”
“ Evet.. sizii bir kere arabama almıştım…”
“Üzgünüm ama hatırlamıyorum hiç” Samimi görünüyordu. “Üstelik ben hemen hiç otostop yapmam…bu sabah nedense arabamı bir türlü çalıştıramadım”
“Anlıyorum. Hem de çok uzun bir zaman geçti aradan.Bellek sorunlarıma rağmen , yirmi yıldır sizin yüzünü hiç unutmadım !”
Genç kız utanmış gibi kızardı, sonra konuşmaya başladı.
“Beni başka birisiyle karıştırdığınız ortada. Çünkü geçen ay yirmi yaşına bastım”
Birden ürperir gibi oldum.
Olağanüstü bir benzerlik olmalıydı, belki de kaderin garip bir oyunuydu, Füsun’a tıpa tıp benzeyen biriyle mi karşılaşmıştım yoksa ya da belki…
Onu arabaya aldım. Sonuçta aynı yöne gidiyorduk.
“Bu taraflarda mı oturuyorsunuz ?” diye sordum merakla.
“Hayır, kasabaya geleli birkaç gün oldu. Ama annem burada yaşamıştı”
“Anneniz mi?”
“Evet. Muhtemelen sizin tanımış olduğun kişi o. Bana çok benzediğini söylerler, adı Füsun’du”
O ismin telaffuzu beni yerimden sıçrattı. Engel olmasam az daha araba kontrolunu kaybedip yoldan çıkacaktı.Ama ona hiçbir şey söylemedim. Çünkü her şey çok akıl almaz
gibiydi.
“ Sizi nerede bırakayım?” diye sordum rahatsız edici ve sıkıcı bir sessizliği bozarak.
“Mümkünse gölün kenarında inmek istiyorum. O tarafa gideceğim çünkü”
Yine ürperir gibi olmuştum.
Elinde sımsıkı tuttuğu papatyaları o sırada fark ettim.
“Annem için” dedi bakışlarımı çiçekler üzerinde gezdirdiğimi fark ederek.
Onu istediği yere bıraktım. Nedense gölde beni rahatsız eden bir takım şeyler vardı ve belki de bu yüzden uzun süredir buralara gelmemiştim. Yirmi yıl olmuştu gelmeyeli.
Gölün kıyısından az ötede park ettim, motoru durdurdum ve kıza kapıyı açmak için arabadan indim. Bir baş işaretiyle bana teşekkür ettikten sonra hiçbir şey söylemeden göle doğru yürüdü.
Nemli kumlar üzerinde birkaç adım attı ve sonunda iyi bildiği anlaşılan bir yerde durdu. Bir an tereddüt ettikten sonra yanına gitmeye karar verdim. Ağlıyordu. Çiçekleri bir mezar taşının önüne bıraktı.
“Onu burada bulmuşlar…” Aşırı duygulanmış olduğu titrek ses tonundan belliydi “Bilinmeyen bir kişi tarafından öldürülmüş. Katil asla yakalanamadı !”

Bugün artık yaptığım hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sabahları uyandığımda bir gün evvel yaşadığım olayların hiç birini anımsamıyorum. İstemeyerek her şeyi unutuyorum. Ama bir şey hariç: O kızı ve gölün kıyısındaki mezar taşı üzerinde yazılı o ismi. Geçmişe dair hatırlamadığım daha pek çok şey var. Galiba böyle olması çok daha iyi. Ayrıca, o günden sonra bir daha doktor S’ ye hiç gitmedim. Arabama da artık hiçbir otostopçu almıyorum.


Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Kırmızı Başlıklı Kız varmış.

Annesi bir gün buna,” al bu çörekleri de büyükannene götür” demiş.

Kırmızı Başlıklı Kız “yok anasının gözü artık. Taa ormana kadar çörek mi götürceğim. Bakkala git desen gidecek halim yok. Hem dersim de var” demiş.

Annesi “ne asi kızsın sen, ne var götürsen. Sevap ya sevap” demiş.

Kırmızı Başlıklı Kız, “Sen ne anlarsın sevaptan yaa, yaşlı kadını taaa ormana götürdünüz bıraktınız. İnsan bir huzur evine bırakır ya” demiş.

Annesi “huzur evi çok mu iyi. Temiz hava alıyor işte orada, ne güzel” demiş.
Kırmızı Başlıklı Kız “ öfff tamam uğraşamayacağım şimdi anne seninle. Götüreyim bari, tüm gün başımın etini yersin şimdi” demiş.

Şapkasını, pelerinini giymiş, yola çıkmış. Önüne bir kurt çıkmış aniden.
Kırmızı Başlıklı Kız “ohh şittsss ! korkuttun lan beni” demiş.

Kurt “korkma lan hiç mi kurt görmedin. Ne arıyon ormanda böyle, mal mal yürüyorsun” demiş.

Kırmızı Başlıklı Kız “tavşan ormanının sonundaki bizim moruğa çörek götürüyorum” demiş.

Kurt “heee, dikkatli git. Orman burası. Kurdu var, sapığı var, pedofili olanı var” demiş.

Kırmızı Başlıklı Kız “Sıkar biraz, öyle kolay değil o işler” demiş.

Kurt “ben gidip haber vereyim bari,” demiş ve hemen moruğun evine gitmiş. Karnı çok aç olduğu için, kart mart dememiş büyükanneyi yemiş.

Birazdan bizim kız gelmiş. Kapıyı çalmış. Kurt “Kim o” demiş.
Kırmızı Başlıklı Kız “Benim büyükanne ya, kim olacak başka bu tükürdüğümünün ormanında benden başka” demiş.

Kurt yüzüne kadar yorganı çekmiş tabi. Epilasyon yapacak zaman yok. “Gel gir içeri, otur yanıma” demiş.

“Off bittim valla, kıytırık iki çörek için taa buralara geldim. Minibüs, otobüs felan da yok ki. Şöyle bakayım ne ayaksın büyükanne, iyi misin?” demiş,
Kırmızı Başlıklı Kız “iyiyim, yuvarlanıp gidiyorum” demiş büyükanne.

Tam o sırada Kırmızı Başlıklı Kız “Kolların ne kadar büyük lan senin” demiş. “Seni daha iyi kucaklamak için” demiş, çakma büyükanne.

“Yerinden kalkacak halin yok, yeme beni şimdi” demiş Kırmızı Başlıklı Kız.

“Lan senin kulakların da büyük, kulak kılların uzamış ondan mı öyle görünüyor acaba, ayy tiksinçç” demiş.

“Seni daha iyi duyabilmek için” demiş kurt.

“Hasssseki hastanesi ! senin gözlerin de büyük lan. İnsanlıktan çıkmışsın ormanda yaw. ” demiş.

“O kadar yorganı çektik kafamıza, nerden gördün, çakal kız. Evet büyük, seni daha iyi görmek için” demiş kurt.
“Gözlük tak o zaman, göz büyük olunca iyi görseydi, Bülent Ersoy gözlük takmazdı anasını satim ya” demiş, Kırmızı Başlıklı Kız.

“dişlerin de bir garip” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Seni daha iyi yiyebilmek için” deyip kurt, kıza saldırmış.

“seni kimi yiyorsun o.ç,” demiş ve sadece iki ay gittiği aikido, bir ay gittiği gitar ve bir kur gittiği ingilizce kursundan öğrendiği teknikle kurdun bileğinde yakalayıp, bir kilitleme hareketiyle yere sermiş.

Düşmenin etkisiye, kurtun midesindeki büyükanne “oha yavaş be,insan var içinde insan!! Hazmedilmekten kurtulacağım ama travmadan gideceğim be” demiş.

“aaaa büyükannemi yemişsin şerreffsiz, kus ulan büyük büyükannemi” demiş.
”Nasıl kusucağım, manyak mısın nesin, bırak kolumu acıyor, kıracan mı ulan belimi” demiş kurt.

Tam o sırada bir avcı oradan geçmekteymiş. Doğrusu büyükanneye kesikmiş biraz. Camdan şöyle bir röntgenleyeyim demiş ama bir de ne görsün! İçeride bir çocuk bir kurt. “noluyo lan burada, benim flörtüm nerde ?” demiş.

“Ya amca bu şerefsiz kurt büyükannemi yemiş” demiş.
Avcı içeriye girmiş; tüfeği önce kurdun ismini söylemediğimiz bir yerine sonra da ağzına sokmuş. Kurt böylece büyükanneyi kusmuş. Sonra da tüfeğin kapzasıyla kurdun kafasına vurmuş, kurt bayılmış.
Kurtulan büyükanne avcıya sarılmış, avcı ona sarılmış. Ama öyle böyle sarılmak değil tabiki.

Kırmızı Başlıklı Kız “ohh be büyükanne, ormanda kırıştırıyorsun valla. Hacca git hacca. Yuh yani. Tamam, tamam telaşlanma, kimseye söylemem. Sen de beni idare etmiştin zamanında. Kankamsın. Zati kaç günlük ömrün kaldı. Hayatını yaşa be anamm” deyip, bir makas almış büyükannesinin yanağından.

Avcı “Sağol Kırmızı Başlıklı Kız, ama biz bu kurdun karnını yarmadık” demiş.

“Vahşi miyiz amca biz. Sonra çocuklara okutacaklar böyle canice şeyleri, karın deşme felan,al başına belayı. Gerçi bizim masal da bi b.ka benzemedi ya. Neyseee. Sen bunun kelleyi uçur,iyice yüz, şahane kürkü var. Artık üstünde fantezi yaparsınız, hehhehe” demiş.

“Abartma torun, hadi ufak ufak sağdan git, annen merak eder. Çörek yapmayı da öğrenemedi benden. Bu ne lan taş gibi ! O pelerini de çıkar. Süpergirl mi sanıyorsun kendini, geri torun!” demiş, büyükanne.

“Sinirlenme canikom ! Kusmuk kokuyorsun hala, hadi git de yıkan, midem kalktı Allah çarpsın” demiş avcı.

Kırmızı Başlıklı Kız, “gideyim ben de hadi iyi eğlenceler, cüzzz” demiş ve ayrılmış.

Masal da burada bitmiş.

Yangın


Nefesi hala normale donmemişti.

Dizlerinin üzerinde bir müddet daha öylece durdu ve güçlükle kalktı. Kanlı bıcağı masaya bıraktı ve yığılırcasına sandalyeye attı kendini. Kanlı eli, cebinden sigarasını çıkarırken, mavi gömleğine kırmızı çizikler attı. Havasiz ve sicak odaya, buğulu kan kokusu yayılıyordu. Kan öyle sıcaktı ki, sanki odanın sıcaklığını daha da artırmıştı. İnce nehirler yaparak akan kan, ayaklarının dibine kadar geldiğinde, kalktı, camı açtı. Eşyası çok az, halısız ve dağınık odaya nefretle baktı ve gözleri yerdeki cesette durdu. Bir hırıltı geliyordu hala.”Akan kanın damarlardan boşalma sesi”.

Tekrar sandalyeye oturdu. Ama bu sefer, kanın kendisine ulaşamayacağı bir tanesine…Bulunduğu noktada, cesedi görebiliyordu. Kadının saçlarına bulaşan pıhtılaşmış kan öbeklerine baktı. Yüzüstü, kolları geride, gözlerinde bir dehşetin fotoğrafı kalmıştı.
Derin bir son nefes çekti sigarasından, sonra söndürdü. Ayağa kalktı. İleride, sehpanın üzerindeki bir iki fotoğrafa baktı. Gülümseyen yüzlere…Acı acı o da gülümsedi. Çığlıkları duyulmasın diye son ses açtığı TV’yi kapattı. Öbür odaya geçti. Sekiz yaşındaki kızın kanlı yüzünü sevdi. Ölü çocuk ellerini sevdi. Bir an kızının sesini duyar gibi oldu, dikkatlice baktı küçücük yüzüne.

Kucakladı.

Çocuğun başı bir tespih gibi, boşlukta sallandı. Kadının cansız bedeninin yanına koydu. Ana kızın kanları zeminde buluştu.

Adam gülümsedi.

Aslında sadece dudakları gülümsedi. Gözleri de kanlıydı, elleri de.
Şişelerce ispirtoyu odanın heryerine döktü. Kendi üstüne, saçlarına… Heryere.. Çakmağı ateşledi. Hafif bir patlama sesi, hıçkırığına karıştı. Oysa demincek gülümsüyordu.

Önce ayakları yanmaya başladı..

Yerdeki iki cansız bedene sarıldı, gözyaşları yanaklarına inmeden buharlaştı .”Aysel’im , Aysel’im, Tuğce’m, kızım,” dedi, birkaç kez, o kadar..

Sustu..

Alevler konuştu.

Yanma sırası perdelere geldiğinde, gecekondunun odasında et kokusu, dışarıda ise insanların telaşlı sesleri vardı.




Bu yazdığım kağıt,
Tuttuğum kalem,
İçtiğim sigara,
Hiçliğim yetinmiyor.

Dün gezdiğin şehir,
Bastığın sokak,
Uyuduğun yastık,
Yakamı bırakmıyor.

Geldiğin hain gece,
Sevdiğin soğuk neşe,
Çaldığın kor kapı,
İzlerin silinmiyor.

Vasiyetim zaman…

Hayat…

Zaman, telaş içinde yanımdan geçip giden huysuz bir çocuk gibi..

Geçip giderken arasıra omzuma  dokunuyor.Ve o zaman anlıyorum, ne kadar yol aldığımı, ne kadar yorulduğumu…Bir zamanlar bu kaldırımlarda çember çeviren bana,şimdiki çocukların “amca” demesinden anlıyorum.Bana “baba” diyen iki minik ağızdan anlıyorum.Daha dün üniversite kampüslerindeyken, bugünün gençlerinin bana “ağabey” demesinden anlıyorum.

Hayat denen şey bir zaman dilimiydi.Zaman da, akıp giden bir şeydi işte..

Yanımdan her geçtiğinde, bedenimden bir şeyler alıyor, yüzüme imzalar atıyor olsa bile, zamanın hançeri yüreğime hala ulaşamadı.Kendimi bir çocuk gibi hissediyorum. Aynalar olmasa, onbeş yaşındayım..Hayatın omuzlarıma yüklediği olağan sorumlulukların azarlayıp susturduğu, yaramazlık yapmaya her an hazır mutsuz bir çocuk var ,ta içimde bir yerde…Hiç büyümeyen, kısa şortlu,tişörtü hep dışarıda mahzun,şaşkın  bakan bir çocuk..

Hayata dair düşünmeye başladığım yıllarda “hayat nedir” sorusunun hiçbir zaman ciddi bir cevabı olamayacağını düşündüm.Çünkü o yıllarda bu soruyu kendime sorduğumda, cevabı bulmak için çevreme bakmıştım.Çevremde, sadece metelik kazanmak için bileklerini yahut beynini  bileyen erkekler , sabahtan akşama kadar evlerinde aynı işleri usanmadan yapan kadınlar ve, ileride tüm bunları yapabilmeleri için hayatın içine bir an önce itelenen çocuklar görüyordum.Bütün insanlar sadece ve sadece, yere düştüklerinde kendi kuvvetleriyle kalkabilmeleri için gergin ,telaşlı  bir hayat gailesi içindeydiler.

Bu durumda hayat;doğmak,para kazanabilmenin yolları açacak iyi seçimler yaparak büyümek ve kimseye muhtaç olmadan ölebilmekti !

Ve bu dünyada her şey anlıktı !

Ne düşüp dizi kanadığında sonsuza dek ağlayan bir çocuk, ne de yüzünde devamlı tebessüm olan birini gördüm.

Hayat hiç ciddiye alınacak bir şey değildi hasılı…

Bütün insanlar ölüm dahil olma üzere, mutsuzluk  veren her şeyi unutabilmek için kendilerine yalanlar söyleyen pinokyolardı.  Çekilen her aile  fotoğraflarında gülmeleri de bu yüzdendi.

Bu zorunlu hayat akışından bu günlere sürüklenmiş bulunuyorum.Ben de artık kocaman bir pinokyo oldum.

Sadece geceleri uyumak için duran, bir an bile -kendisi için bile- gözlerini yoldan ayırmayan, hiç mola vermeden bir otobüsü kullanan sürücü gibiyiz. Hata yapmaya

asla hakkı olmayan, yapsa bile en az hasarla atlatmaya mecbur, gözleri hep önündeki sisli hedefe kilitli, asabi, gergin mekanik bir şöförüz biz…

Evren genleşiyor ve yıldızlar birbirinden nasıl uzaklaşıyorsa, birbirimizden öyle uzaklaşıyoruz.

Bu dünyada gölgem oldukça , elbette yaşlanacağım.

Ve, ölmek için, kimseye ihtiyacım yok…

Buhran

Hafta sonu idi. Nerdeyse öğle vakti olmuştu. Başında bir ağrı ile uyandı.  Ağır bir çuval gibi yatağında doğruldu. Kalktı. Özensizce yüzünü yıkadı. Annesi günlük işlere çoktan başlamıştı.

Yanından geçerken  “Kalktın mı nihayet !” der gibi baktı. Kahvaltı sofrası öylece duruyordu. Masada birkaç zeytin çekirdeği, üzeri sararmış beyaz peynir, sağa sola saçılmış yumurta kabukları, ve dibinde soğumuş çay bulunan  iki bardak vardı. Canı yemek istemedi.Bir sandalyeye oturdu. Ayılmak için bir sigara yaktı.”Her sabah  hep aynı” dedi. Cumartesi olduğu için, düşük ücretle zar zor bulduğu, sevmediği o işe bugün gitmeyeceğine bir an sevindi. Bir yere geç kalmış gibi aniden kalktı. “Günü iyi geçirmeliyim” diye düşündü Alelacele giyindi. Haber vermeden çıktı. Annesinin, “Yemeyeceğini bilseydim, sofrayı bu saate kadar tutmazdım !”  diye söyleneceğini  düşündü. Sokağa çıktığında bir an durakladı. Sanki  biraz evvel acelesi olan o değildi. Ne yapacağını bilemez halde buldu kendini. Yanından bir kedi geçmekteydi. Tam o sırada bir kadın gürültülü biçimde balkondan kilim silkmeye başladı. Kedi korktu, yön değiştirdi. Kedinin kendisine öfkeyle baktığını görür gibi oldu.

Hava serinceydi. Ellerini cebine sokup yürümeye karar verdi. Çevresinde hiç arkadaşı kalmamıştı. Bir iki dostu vardı ama onlar da evlenmişlerdi. İstediği zaman buluşmaları  imkansızdı. “Şimdi ne yapıyorlardır? “ “ Belki dün gece eşleriyle sinemaya gitmişler, sonra bir yerde bir şeyler yemişler, gece geç vakitte eve gelip, güzel bir gece geçirmenin verdiği keyifle sevişmişlerdir” diye düşündü.“Şimdi kahvaltı yapmışlar; kucak kucağa vermiş, sabah gazetelerini keyif çaylarını içerek okuyorlardır”.  “ Ne işim var böyle soğuk havada, tek başıma” diye geçirdi içinden. İlk gördüğü bir semt kahvehanesine girdi. İçeride boğucu bir hava vardı. Bir çay istedi. Sigara yaktı. Kirli küllüğü önüne çekti. Baş ağrısının arttığını hissetti. Şakaklarını tek eliyle sıkmaya başladı.

“Yalnızlıktan yorgun düştüm”.

Gözü masaya gerilmiş yeşil çuhaya takıldı.”Niye yeşil yaparlar  illaki” diye düşünürken çayı geldi. Şekerleri içine attı. Nihayetinde bir turpa benzeyen şeker pancarının nasıl bu hale geldiğini geçirdi içinden. Bardağı eline aldığında ise, onu bir sıvı haline getiren kıpkırmızı ocaktan çekip alan ve şekillendiren cam ustasını  düşündü.”Yaptığı bu bardağa kaç dudak değeceğini tahmin edebilmiş miydi acaba ?” “Ne alakası var, bu bardakların binlercesi fabrikalarda üretiliyor, ne ustası?”

Düşünce dünyası gitgide bulanıyordu. Kendisini saatlerce, bir dolu  gereksiz ayrıntıyla boğuşurken buluyordu. Sinirleri yıpranıyordu. Durduk yerde birden asabileşmesi hep bu yüzdendi ama bunu kimseye anlatamıyordu. Dağınık bir evde, her adım atışında ayağına takılan eşyalarla sendeleyen biri gibiydi. Sıkıldı. Yine acelesi var gibi kalktı. Masaya para bıraktı. Çıktı. Sinemaya gitmeye karar verdi. “Evet iyi olacak;  hem biraz kafamı dağıtmış olurum, niye daha önce akıl edemedim ki”

Sinemaya yaklaştığında ise bunun iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladı.. O kadar kalabalık arasında saatlerce  karanlıkta bir şey izlemenin sıkıcı olacağına hükmetti.. Hem biliyordu ki, filmden sonra birkaç saat kendini daha iyi, daha iyimser ve mutlu hissedecek ama sonra, kendi dünyasının yakıcı yalnızlığına daha beter dönecekti. “Aldatan, avutan bir kadına benziyor şu sinemalar” . Aklına kadınlar geldi. Bir kız arkadaşı olsaydı ne iyi olurdu. “Şakaklarıma masaj yapar mıydı ? ”  Sinemaya el ele giren sevgilileri izledi. “Hüzünlü bir sahnede ağlayan sevgilimin yanaklarındaki yaşları siler, başını göğsüme basardım”.”Hiç üzmezdim onu” . Gittiği bütün mekanlarda kadınların yanlarındaki erkeklere hep neşeli şeyler anlatır olarak görürdü. Belki de öyle sanıyordu. Bir kadını olan erkeğin mutsuz olması olası değildi. Ama kadın, biraz da olsa “para” demekti.

“Kim bakar benim gibi çulsuza !”. “Hem ne konuşabilirdi ki bir kadınla?”.  Dakikalarca bunu düşündü. Hiçbir şey gelmedi aklına.

Buraya kadar geldiğine pişman oldu. Eve gitmek, odasına kapanmak istedi. Dönüş yolu gözünde büyüdü. ”Niye çıktım ki evden? Otursana evinde, aptal !” .

Yağmur yağmaya başladı. Hiç istifini bozmadı. Alabildiğine ıslanmak geldi içinden. Öfkeden ağlayacak gibi oldu. Ona göre herkes, kendi hayatları hakkında en isabetleri kararları alırken, kendisi ya olduğu yerde sayıyor ya da yanlış kararlar alıyordu. Girdiği her yol çıkmaz sokak gibiydi.. İliklerine kadar çaresiz hissetti kendini…Bu çaresizliği, önce kendine sonra diğer insanlara karşı nefrete dönüşmeye başladı. Sinemanın girişinde aynı renk palto giymiş mutlu çifti hatırladı. İçinden küfür etti. Yere tükürdü.

Evinin önüne gelince yavaşladı. “Niye gittin, niye hemen geldin ? Giderken haber bile vermedin ! Ne yaptığın belli değil, şaşkın !” diye dertlenecek anasını düşündü.

Evin onunde  kısa bir durakladı, sonra içeri girmeden geçti gitti.

Saçak altında yağmurdan sakınan, ve kendisine acıyarak bakan kediyi bu sefer görmedi.