
Her türlü karanlık işilerin adamıydık, ben ve Kazım abi.
Dövdük, sakat bıraktık hatta öldürdük insanları…Önceleri gerçekten canının yanması gerektiğine inandığımız insanların canını yakıyorduk. Tabiki ücret karşılığında… Sonra, paranın tatlı yüzü bize “sebeplere takılma!” dedi. Uzaktan gösterilen bir yüz, bir adres ve para yetti.
Bizimle Necati aracılığı ile kontakt kuran ve iş teklifinde bulunan bir milyonuncu müşterimizle buluşmak için, Şişli’ye doğru yol aldık. Direksiyona geçer geçmez sigara yakmak alışkanlığım vardır. Yaktım. Kazım abi hoşlanmazdı araba kullanmaktan. İri gövdesi ile hep sağ tarafta oturur, telefonlarına bakar ve yıllar önce bir bıçağın alt dudağının kopardığı parçanın boşluğunda hep bir sigarası olurdu. Görüntümüzden anlaşılırdı, normal insanlar değildik. Kazım abinin yüzündeki sakallar bile kaçak kesilmiş orman gibiydi. Acıma ve merhamet duygularını ikimiz de yıllar önce kaybetmiş, gazetelere ilan bile vermemiştik, hükümsüzdür diye.. Çünkü bize hükmeden şey, hala merhametsizlikti…
Bir nalburiye dükkanıydı aradığımız. Zor olmadı bulmak. Biraz uzağında park ettim. Güvenlik her şeydi. Aşağıya inmeden her zamanki gibi Sig Sauer marka silahlarımızı kontrol ettik. Güvenilir bir arkadaş vasıtısıyle bizimle kontakt kurulmuş olsa da, hiç kimseye güvenmemeyi öğreneli çok olmuştu.
İçeri girdik. “Kim buranın sahibi”. Bu soruyu sorduğumuz adam, şaşkın baktı bize. İki dakika sessizlik oldu.”Benim”. “Necati gönderdi bizi” .” Anladım, buyrun gelin arka tarafta ofisim var”
Zararsız,sıradan bir adamdı. Bir insanı tanımak en fazla iki dakikamızı alıyordu artık. Bizi bulduğuna göre, biriyle çözemediği ufak bir sorunu olduğunu düşündüm. Temiz insanlar da çaresiz kalıyordu böyle bazen. “Küçük bir iş” diye aklımdan geçirdim sonra, ve biraz canım sıkıldı bu yüzden.
Çaylar gelinceye kadar hiç bir şey konuşmadık. Sonra Kazım abi, sağ dirseğini masaya dayayıp, gövdesini adama doğru yaklaştırdı ve sordu :“Nedir problem?”
Adam, Kazım abinin yüzüne baktı. Gözlerinin içi yağmur sonrası ıslanmış sokaklar gibiydi.
Masanın üzerindeki, çerceveli bir fotoğrafı eline alıp, bize gösterdi. Sekiz yaşlarında bir kız çocuğu idi, fotoğraftaki…
Ve anlatmaya başladı…
Kazım abi ciddi tavırla, bir heykel gibi dinledi. Gözlerini hiç kırpmadı. Aklından geçenleri okumak imkansızdı onun. Futbol maçlarını bile seyrederken, maç izlediğini düşünemezdiniz. Dinliyordum. Adam, bereket versin ki, öyle çok laga luga etmeden , süslemeden, edebiyat yapmadan anlatıyordu.
Arasıra “Yalnız kaldım” cümlesini tekrar edip duruyordu.
Ellili yaşlara merdiven dayamış adam konuşmasını bitirdi. Kazım abi bir sigara daha yaktı. Arkasına yaslandı. Hiç konuşma yapılmamış gibi, cam fanusu andıran ofisin içinde gözlerini gezdirdi. Sağ elindeki küçük tespihle oynamaya başladı. Yan bir gözle adama baktı. Onu tahlil ediyordu. İstediği şey daha önce bizim hiç karşılaşmadığımız bir şeydi. Garip bir iş teklifiydi ama biz aldığımız paraya bakardık. Kazım abi “Sana pahalıya patlar, bu iş ” dedi.
“Hiç önemli değil” dedi. Eğildi. Bir çekmeceden Türk Lirası, Dolar karışık on deste para çıkardı. İsteyebileceğimiz ücrettin fazlasıydı.
Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Aynı sevinci Kazım abide aradım. Hiç umudum yoktu ama yine de aradım. Gördüğüm tek şey, sıkıntılı bakışlar oldu. Bana baktı. Ben “ bize uyar abi ” bakışı fırlattım. “Tamam” dedi. Sonra bana “al paraları !” bakışı fırlattı.
Hangi gün, nerede buluşacağımızı biz haber verecektik. Telefonunu aldık. Kazım abi kaydetti. Adamın adını yine sormadı, ne diye kaydetti göremedim. Zaten isimlerle ilgilenmezdik hiç. Küçük odadan çıkaraken, mallara şöyle bir baktım. . Hayli de mal vardı içerde. Kazım abi hiç bir yöne bakmadı .
Çıktık.
Bir kaç gün sonra Cebeci denilen semte doğru yola çıktık, Kazım abiyle ikimiz. Adamın bize anlattığı mezarlığı bulduk. Görevlinin yalnız kalmasını bekledik. Uygun bir anı kollayıp, küçük kulübesine önce ben girdim. Zayıf, hayatından bezmiş bir adamdı.
Bizi görünce yerinden kalkar gibi yaptı, ama kalkmadı. Tipimizi beğenmediğini belli ediyordu. Cenaze işleriyle ilgili, gereksiz sorular sorduk. Amacımız, güvenlik kamerası var mı yok mu, onu anlamaktı. Güvenliği yok denecek bir mezarlıktı. Kazım abiyle beraber biraz gezdik içeride. Kamera aradık. Evet,yoktu. İşimiz kolay olacaktı.
Kazım abi, telefonu eline aldı. Adamın adını aradı. Baktım,”Baba” diye kaydetmiş idi. Geleceğimiz günü bildirdi, telefonun uöcundaki ses, buluşacağımız yeri sormuş olacak ki, “Sonra söyleyeceğim” dedi, ve kapattı.
Gece yarısı, saat 2 gibi, verdiğimiz noktaya gelen adamla, yola çıktık.
Cebeci’ye gelinceye kadar hiç konuşmadık. Arabayı yine uzakta bıraktım. Tek başıma gidip, uzaktan görevliyi ve çevreyi kontrol ettim. Küçük kulübenin içinde kimse yoktu. Her ihtimale karşı, giriş kapısından değil de, alçak duvarlarından birinden atladım. Tam o anda, tuvalet gibi bir yerden biri çıktı. Aynı adam değildi. Beni görünce şaşırdı.”Bir şey soracağım kardeş” deyip yanına yaklaştım. Başka kimsenin olmadığına sığınıp, yüzünün ortasına silahımın kapzasıyla vurdum. Adam yere baygın uzandı. Biraz bekledim etrafa göz attım. Başka kimse yoktu. Cepten Kazım abiye sinyal çaktım.
Bir kaç dakika sonra, mezarlığın diğer ucundan bir ıslık sesi geldi. Uzakktan Kazım abinin ve yanındaki abimizin silüetini gördüm.Kazma ve küreği taşıyordu. Bir yay çizerek Kazım abi yanıma geldi. Yerdeki adamı ayağı ile kontrol etti. “Tamam sen, git” deyip, orada kaldı.
Elinde kazma kürekleri taşıyan adamımızı takip ettim. Taşı bile olmayan bir mezarın başına geldik. En fazla bir iki gün önce kapatılmış bir mezardı . Adam kazmaya başladı. Zaman kazanmak için ben de diğer kürekle yardım ettim. Mezarın tahta kısmına ulaşınca bıraktım. O da biraz dinlendi. Ya da bana öyle geliyordu. Garip sesler çıkarıyordu. Ağlıyordu galiba. Ama gizli bir şeyler yapıyor olmamzın etkisiyle olacak, sessiz ve içine ağlıyordu. Sonra kalktı. Tahtaları söktü. Yer yer beyazlığı görünen kefeni gördük, gecenin karanlığında. Çömeldi. Öylece kaldı.. Ben de çömelmiştim. Adam, kefeni okşadı.”Affet,rahatsız ettim” gibi birşeyler söyledi. Sonra sanırım dualar okudu. Mırıldandı durdu. Cesedin yanına, sıcak yumuşak bir yatağa uzanır gibi uzandı ve sarıldı. Gövdesi ağlamaktan inip kalkıyor ve uzaktan geliyor hissi veren tiz bir sesle, tedirgin ağlıyordu.
Sonra, bana el hareketiyle “hazırım” demeye çalıştı. Tabancamın susturucunu kontrol ettim. Çevremi tekrar kontrol ettim. Bu saatte, mezarlık bana bile ürkütücü geldi. Garip bir kuş garip sesler çıkarıyor, ay ışığında bazı mermerler fosforlu gibi parlıyordu. Bir de o bildik mezarlık kokusu vardı.
Adam aynı hareketi tekrarladı. Yerde, beyaz küçük bir kefene sımsıkı sarılmış adamın kafasına nişan aldım. Havada sadece iri bir arının vızıldaması duyuldu. Garip öten kuşun sesi kesildi. Adamın sarılan kolu gevşedi.
Kürekle, mezarı eskisi gibi kapattım. Kazma ve iki küreği orada bırakmayı sakıncalı gördüm, onları da alıp bir tilki gibi sessizce Kazım abinin bulunduğu noktaya geldim. Adam hala yerde baygın yatıyordu. Ya da ayılmak üzereyken, bizimkisi yüzünü dağıtmış olabilirdi.
Kazım abi, karanlık bir köşede çömelmişti. Beni görünce ayağa kalktı. Kulubenin zayıf ışığı yüzünü biraz aydınlattı. Gözlerinin köşesinde parlayan bir yaş birikintisi gördüm. Şaşırdım. O da farketti. Eliye hemen sildi ve “Bu işi kabul etmeyecektim ama en sevdiği insanı kaybetmiş yalnız bir adam niye yaşasın …. kodumunun dünyasında!” dedi.
Sustum.
Ben, nalbur dükkanını nasıl soyarız, onu düşünüyordum, arabaya doğru giderken..